Hızlı Randevu0532 492 41 57

Hoşgeldiniz. Bugün

Gebze' de Pedagog, Psikolog ve Aile ve Evlilik Danışmanı İhtiyaçlarınız Çok Yakın Profesyonel yardım hizmetlerinden yararlanmak için lütfen bize ulaşınız.

foto

Sınava Hazırlanan Aile

Ana Sayfa » Makaleler » Aile Psikolojisi » Sınava Hazırlanan Aile

Kaygı çağımızın en büyük psikososyal problemi. Kimi zaman farkında olarak çoğu zaman ise farkında olmadan kaygılarımız sonrasında bir çok zihinsel ve davranışsal hata yapmaktayız.

Sınavlara hazırlanan bir öğrencinin yaşadığı kaygının iki temel nedeni vardır:
Birinci neden, bütünüyle gerçekçi ve akılcı bir temele dayanır: Sonuçları yaşamının  akışını etkileyebilecek büyük bir yarışta yer alacak olmaktan kaygı duymak; bu doğal ve   yerinde bir endişedir.  Ancak ikinci neden, birincisi gibi gerçekçi ve akılcı bir temele dayanmaz. Bir başka deyişle öğrencilerde olası bilişsel çelişkiler, onların kaygı düzeylerini daha da yükseltmektedir.

Bu bilişsel çelişkiler;
Hep ya da hiç düşüncesi: Olayları sadece iki boyutta görme,
Felaketleştirme: Geleceğe ilişkin diğer olasılıkları göz önüne almadan sürekli olumsuz kestirimlerde bulunma,
Seçici soyutlama: Olayları bir bütün olarak görmek yerine tek bir ayrıntıya dayanan olumsuz değerlendirmeler yapma,
Aşırı genelleme: Herhangi bir olayın sonuçlarının çok daha ötesinde olumsuz genellemelerde bulunma,
Akıl okuma: Başkalarından duymaksızın, onların ne düşündüğünü bildiğini düşünme, gibi akılcı olmayan nedenlere dayanan yüklemelerdir.

“Akrabalarım benim yüksek bir yeri kazanacağımı düşünüyorlar” (akıl okuma),”İstediğim liseyi kazanamazsam diğer bir liseyi tercih etmem” (hep ya da hiç düşüncesi), “Dershane sınavım kötü geçti, kesin kazanamayacağım” (aşırı genelleme), ” Zaten çalışamıyorum tüm aksilikler beni buluyor?” (seçici soyutlama), “Anneme ve babama ne diyeceğim?”, “Arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım?”, “Akrabalarımın önüne nasıl çıkacağım?”, “Tanıdıklarıma karşı mahcup olacağım…” (felaketleştirme) gibi düşünceler sınavlara hazırlanan öğrencilerin  kaygı düzeyini  yükseltir.

Gençlerin, kendi kendileriyle  yaptıkları  akılcı olmayan bu tür konuşmaları  belirleyip, yerine daha işlevsel düşünce yapıları oluşturmada onlara destek olabilmeniz  onların kendi özgüvenlerini ve sizinle olan iletişimini kolaylaştıracaktır.

Her konuda olduğu gibi sınavlara hazırlanırken de başarı elde edebilmek için belirli bir düzeyde kaygıya gerek vardır. Giriş sınavlarına hazırlanan bir çok genç, öğrenme ve başarı için güdüleyici olan  kaygı düzeyine  sahiptir. Eğer gencin kaygı düzeyi normalse bu onun çalışması için güdüleyici olmaktadır. Ancak kaygı düzeyi yüksek ise bu durum öğrenmeyi, akıl yürütmeyi ve sınavlardaki başarıyı olumsuz yönde etkilemektedir.

Anne ve babanın çok küçük yaştan başlayan yüksek başarı beklentisi, çocuğun hatalarını düzeltmek için onu eleştirmesi, bedensel ceza uygulaması, hırpalaması gibi cezalarla eğitmesi ya da yargı ifadesi taşıyan olumsuz sıfatlarla onları nitelemesi (haylaz, tembel, sorumsuz, dağınık, pısırık, yavaş vb.) çocuğun kendine olan güvenini zayıflatır. Bunun sonucu ortaya çıkan kaygı, başarıya olumlu etkisi olmayan kaygıdır ve bununla başa çıkmak çok zordur.

ÇOCUĞUNUZUN KAYGISINI ARTTIRMAYIN
Çocukların sınava hazırlandıkları sırada anne ve babalara düşen en önemli görev, çocukların çalışma isteğini arttırmak ve onu çalışmaya teşvik etmek için kaygı yükseltici yaklaşımlardan kaçınmaktır. “Bu kadar çalışmayla kazanamazsın…”, “Bu kafayla gidersen zor kazanırsın…”, “Amcanın oğlu fen lisesini kazandı, bakalım sen ne yapacaksın…?”, “Teyzenin kızı sağlık meslek lisesini kazandı, çalımından, havasından yanına varılmıyor, aman bizi mahcup etme…” türünden yaklaşımlar genci çalışmaya teşvik etmez, tam tersine, yükselen kaygı nedeniyle onu adeta “kıpırdayamaz” duruma getirir. Çocuğunuzu başkalarıyla kıyaslamak yerine kendini tanımasına, kendi güçlü yönlerini geliştirmesine yardımcı olup, onu yüreklendirmeye çalışmalıyız.

ÇOCUĞUNUZUN SINIRLARINI ZORLAMAYIN
“Kendi özlemlerinizle” çocuğunuzun sahip olduğu özelliklerin sınırları arasında gerçekçi bir denge kurmaya çalışınız. Öğrencilerimizin hemen hemen hepsi bir liseye girdiklerinde onu bitirebilecek zihinsel güce sahiptirler. Ancak sınavlar büyük bir elemeyi gerektirmektedir. Bu nedenlerle bir çok kişi istediği liseye girememektedir. Bu öğrencilerimizin yeteneksiz olduklarının bir göstergesi değildir.  Ancak çocuğunuz yüz binlerce kişi arasından sıyrılarak bu yerlere ulaşmaya hazır  olmayabilir. Bu iki durumu birbirinden ayırmak gerekir. İçinizden ya da yüksek sesle çocuğunuzun “beceriksiz” olduğunu düşünmeyin. Çünkü çocuğunuz, bu düşüncenizi nasıl olsa hisseder ya da sezer.

Çocuğunuzun sınırlarını anlayabilmek için bir uzmanın görüşüne başvurabileceğiniz gibi, bu konuda kendiniz de gerçeğe çok yakın bir tahminde bulunabilirsiniz. Bunun için kullanacağınız ölçüt, çocuğunuzun okul yaşamında ve okul dışı yaşantılarda çeşitli konularda  göstermiş olduğu başarılardır.

Çocuğunuz sınıfında ders başarısı açısından ön sıralarda yer alan, sosyal etkinliklerde girişken ve liderlik özelliği olan, belirli bir ders ya da alandaki başarısı öğretmenlerinin ya da çevresindekilerin takdirini kazanan biriyse ne mutlu size. Bu konuda çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi yüksek tutmakta gerçekçi nedenleriniz var demektir.

Eğer çocuğunuz sınıflarını “ancak” geçebildiyse, sınıflarını geçerken çeşitli yardımlara gerek duyduysa, öğretmenleri kendisini “Biliyor ama bildiğini ortaya koyamıyor” ya da “Çalışırsa yapar ancak çalışmıyor” diye değerlendirdilerse, bu çocuğunuzun uyumlu bir insan olması ve meslek yaşamında başarı göstermesini büyük bir olasılıkla engellemeyecektir. Kendisi karar verdiğinde çalışıp başarıya ulaşabilecektir. Oysa her eğitim programı içerisinde bireyin kendini gerçekleştirebilme olanağı vardır. Ancak okul ya da lise seçiminde beklentilerinizi çok yüksek tutmak yerine onun hızına ayak uydurmaya çalışmanızda  yarar vardır.

Bir cümleyle özetlemek gerekirse, çocuğunuzla ilgili beklentilerinizi denetim altında tutmaya çalışın ve ideallerinizin onun sınırlarını zorlamasını önleyin.

Her insan ancak kendi sahip olduğu ve ortaya koyduğu gizil güçleri çerçevesi içerisinde kendisini gerçekleştirebilir.

SINAVDA BAŞARILI OLMAZSA YAŞAYACAKLARINI BİR CEZA GİBİ GÖSTERMEYİN
Bir düşünür “Yaşam  büyük olayları beklerken arada geçen zamandır” demiş. Bu sözden bir pişmanlık payı çıkartmak da olasıdır. Yaşamı bir süreç gibi değil de, bir durum gibi görürseniz, önünüzdeki olayların önemini abartırsınız.

Çocuğunuza liseye giriş sınavında başarılı olmazsa gideceği okulunu, ya da ilerdeki mesleğini bir ceza gibi göstermeyin. Çünkü gerçekten kazanamadığı takdirde alacağı eğitim, yaşamı açısından – yine de – büyük önem taşır. Bu eğitimi alabilmesi ve yararlanması ancak okulunu ve eğitimini sevmesiyle olanaklıdır. “…Eğer kazanamazsan falan okula gidersin” ya da “…Eğer…lisesine giremezsen, filan liseye girer ancak filan olursun” gibi sözler onun gideceği okulu, yapacağı işi sevmesine olanak  bırakmaz. Bu tür yaklaşımlar çocuğun yaşamı ve kendisini sevmesini de engeller ve kendine olan güvenini temelden sarsabilir.

KENDİNİZE “YAŞAMIN AMACININ NE OLDUĞUNU” SORUN
Yaşamın amacı kendine yeten bir insan olmak, yaşamından mutlu olmak ve bu mutluluğu çevresindeki insanlarla da paylaşabilmektir. Sınavda başarılı olmak, diploma sahibi olmak bu temel amaca yönelik olan araçlardır. “Okumak”, “Yüksek öğrenim görmek” yaşamın seçeneklerinden yalnızca birisidir.

Anne-baba olarak görevinizin çocuğunuza iyi bir eğitim vermek olduğu kadar, ona yaşamı sevdirmek, yaşama sevincini aşılamak ve temel yaşam becerilerini kazandırabilmek olduğunu da göz ardı etmeyin. Yaşamla başa çıkabilmek yalnızca liseye giriş sınavıyla sınırlı değildir.

BİRBİRİNİZE BAĞLILIĞIN AMAÇ, SINAVIN İSE  ARAÇ OLDUĞUNU HİÇ UNUTMAYIN
Ders çalışmak ve sınav kazanmak uğruna çocuğunuzla olan yakınlığınızı tehlikeye atmayın. Önündeki sınavda başarılı olsa da, olmasa da önemli olan çocuğunuzla aranızdaki sıcaklığın tehdit edilmemesidir. Çocuğunuzla  sınavda başarılı olması uğruna yaşadığınız çatışmalar  bazen aile ile çocuk arasına soğukluk girmesine ve duygusal açıdan uzaklaşmaya neden olmaktadır.

Eğer çocuğunuzla ilişkiniz genel olarak iyi ve yumuşak ise, ölçülü miktarda “çalış” uyarısı ve çalışma koşullarının hazır edilmesi biraz sıkıcı gelse de, çocuğunuza sorumluluğunu hatırlatacaktır. Kaç yaşında olursa olsun bir çok kişinin çalışmaya başlamak için bu tür bir uyarıya gerek duyduğu bilinir.

Ancak çocuğunuzla ilişkiniz iyi gibi gözükse de sık sık sertleşiyorsa, o zaman “çalış” uyarıları aranızdaki gerginliğin dozunu arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Böylece birbirinize kızmak için özel bir nedene ihtiyacınız kalmayacaktır. Eğitim ve diplomadan daha önemli bir şey, çocuğunuzla aranızdaki sıcaklıktır. Bunun bütünüyle kaybolmamasına özen göstermek gerekir.

SİZİN DEĞER VERDİKLERİNİZ NELERDİR?
Yukarıda anlatılanlardan, çocuğunuza “çalış” demeyin anlamı çıkarmayın. Çocuğunuzun  başarısını gönülden istediğiniz ve destek verdiğiniz doğrudur. Bunun karşılığını beklemeniz son derece doğaldır. Ancak çocuğunuzun da  elinden geleni yaptığına inanın. Eğer sonuç istediğiniz gibi olmazsa, çocuğunuzun elinden gelenin bu kadar olduğunu da kabullenin ya da belli sorumlulukları üstlenebilecek olgunluğa erişmemiş olduğunu düşünerek, onun olgunlaşmasına yardımcı olmaya çalışın. Çünkü bazı çocuklar yaşam başarısını “okuma”nın ve “eğitim”in dışında görürler. Bunu da çocuğunuzun “seçimi” olarak görmeniz yerinde olur. Bu noktada olgun insanın tanımını hatırlamakta yarar vardır. “Olgun insan sonucunu değiştiremeyeceği olayları kabul edebilme olgunluğuna erişebilmiş kişidir”.

KENDİNİ DOĞRULAYAN KEHANET
Psikoloji tarihinde dönüm noktası olan araştırmalardan bir tanesi, Rosenthal ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmadır. Bir grup psikolog çeşitli ilkokullarda ders yılı başında sınıflarda zeka testi uygularlar ve bir süre sonra öğretmene, her sınıfta dört öğrencinin üstün zekalı olduğunu, ancak bunu çocuklara aktarmamasını söylerler. Gerçekte öğretmene isimleri bildirilen çocuklar üstün zekalı olmayıp, isimleri kurayla saptanmış olan çocuklardır.

Ders yılı sonunda bu çocukların başarılarının yükseldiği görülmüştür. Bu araştırma büyük yankılar yapmış ve Rosenthal buna “kendini doğrulayan kehanet” adını vermiştir.

Bu araştırmadan çıkarılması gereken önemli sonuç, çocuklarımıza yaptığımız yüklemelerin  onların benlik kavramlarını etkilemesidir. Çocuklarımıza “tembel, savruk, sarsak, haylaz, dağınık, sorumsuz, yaramaz, düşüncesiz, sakar” gibi sıfatlarla yaklaştığımız taktirde, gerçekte de “tanımladığımız gibi” olma olasılıklarını arttırırız. Kısacası çocuğumuza verdiğimiz  olumsuz geri bildirimler onun benliğini olumsuz etkileyecek  ve olumsuz özellikleri benimsemesine yol açacaktır.

O zaman akla hemen şöyle bir çözüm gelmektedir. “Çocuğuma iyi sıfatlarla yaklaşırsam iyi olur”. Halk arasında ki deyişle, “Paşa dersem, paşa olur”. Gerçek ne yazık ki buna uygun değildir. Çünkü çocuğumuza olumsuz bir sıfatla yaklaştığımız zaman ortada daima bir neden vardır. Bu nedenle çocuğumuzun kafasındaki olumsuz benlik imajını pekiştirmiş oluruz. Ancak ortada bir neden yokken olumlu benlik imajını pekiştirmemiz olası değildir. Bu konuda, temel ilke  çocuğun tüm kişiliğini değil, onun kişiliğiyle ilgili olumlu yönlerini araştırmak, tanımak, bulmak  ve bu gerekçelere dayanarak onun davranışlarını övmek, ön plana çıkarmaktır. Bu, çocuğunuzun benlik kavramını olumlu etkiler.

Genel olarak eğitimde yeni bir davranışın kazandırılmasında temel ilke sürekli yanlışların görülmesi ve düzeltilmesi değil; bazı doğruların da bulunarak ön plana geçirilip vurgulanmasıdır. Bir başka ifadeyle söylersek, eğitimin temel amacı “yanlışların yakalanması” olmayıp, “doğruların yakalanması ve ön plana çıkarılabilmesidir.

KİMSE KİMSEYE YAŞAMAYI ÖĞRETEMEZ
Anne ve babaların  kabul etmeleri gereken bir gerçek de, kimsenin  kimseye yaşamayı öğretemediğidir.  Herkes yaşamı kendisi yaşayarak öğrenir. Anne ve babalar kendi gençliklerini düşünürlerse, kendi yaptıkları hataların önemli bir bölümünün, büyükleri tarafından daha önce uyarıldıkları konularda olduğunu hatırlayacaklardır.

Genç insan hata yaparak yaşamını ve bu dünya içinde kendi gücünün sınırlarını tanır. Bu anlamda her hata gelişme yolunda bir aşamadır. Bunun için iki koşul vardır: Birincisi hatalardan ders alarak ileriye doğru bir adım atılması ve aynı hatanın tekrarlanmaması, ikincisi bireyin ve yaşamının  akışını olumsuz yönde etkileyecek hatalar yapılmaması. (Bu tür hatalara örnek olarak; madde kullanımı, yasa dışı davranışlara yönelmek v.b.)  Bütün anne ve babalar bu iki koşulu göz önünde bulundurarak çocuklara ve gençlere “kendi hatalarını” yapma, sonuçlarını yaşama ve yaşamı öğrenme şansı verilmesi gerektiğini içlerine sindirmelidirler. Bunun için anne ve babalar adına da cesaret ve sabır gereklidir. Büyümek ne kadar zorlu bir süreç ise, çağımızda anne ve baba olabilmek de aynı ölçüde zor bir süreçtir.

Unutmayın ki, kendileri ile ilgili olumlu algılara sahip kişiler daha başarılıdırlar ve yaptıkları işlerden doyum sağlarlar. Onların yaşayarak öğrenmelerine izin vermeye çalışırken desteğimizi, kontrolümüzü ve rehberlik görevlerimizi de bağdaştırarak sürdürmemiz gerekir.

AMAÇ BELİRLEMEK NEDEN ÖNEMLİDİR?
“Başarıya giden tek yol çok çalışmaktan geçmez”

Başarılı bir yaşam “uyumlu ve doyumlu”’ bir yaşantının yakalanabilmesiyle olanaklıdır . Geçmişte başarı için, aynı öneriyi içeren bir tek reçete sunulurdu. “Çalışmak, çalışmak ve gene çalışmak” ya da “çok çalışmak”. Oysa çağdaş başarı kavramı yerini  “çok çalışmak” yerine “etkili çalışmaya”  bırakmıştır.

“Etkili çalışmak”, zamanı belirlenmiş amaçlar ve saptanmış öncelikler doğrultusunda programlı olarak kullanabilmektir.  “Etkili çalışma” programı içerisinde eğlenmeye, dinlenmeye, aile ile birlikteliğe, sevdiklerinize zaman ayırmaya ve hobilere daima yer vardır.

Başarılı olabilmek için mutlaka amacın açık ve net bir tanımının yapılmış olması, kişinin buna inanması ve bu amaca yönelik yıllık, aylık ve haftalık programlarını düzenlemesi ön koşuldur. Günlük ve haftalık program içinde amacına zaman ayırmayan kişi “amaç sahibi” değil, “hayal sahibi” kişidir. Unutmamak gerekir ki, amaçlar davranışları başlatır, sonuçlar bu davranışların sürdürülüp sürdürülmemesinde etkili olur.

Amacını açık ve net olarak tanımlayan kişinin bunu düşünmesi yetmez. Eğer öğrencinin amacı bilgisayar mühendisi olmaksa, çalışma masasının karşısına bir kartona “BEN BİLGİSAYAR MÜHENDİSİ OLACAĞIM” diye yazarak asması onun için olumlu bir uyarıcı olabilir. Böyle bir tutum, insanın hayallere dalmasını önlemesi ve boş zaman etkinliklerini planlaması açısından çok  yardımcı olabilir.

Unutmamak gerekir ki, başarılı bir insan, belirlediği amaçlarına belirli bir zaman dilimi içerisinde ulaşabilmiş olan kişidir.

BAŞARI, PROGRAMLI ÇALIŞMA YAŞAMININ  GERÇEKLEŞTİRİLMESİYLE SAĞLANIR
Başarı, bireyin  kendisi için uygun anlamlı olan amaçları belirlemesi ve bu doğrultuda hazırladığı günlük programlarla adım adım amacına yaklaşabilmeyi sağlamasıdır.  Belirlenmiş “kişisel amaçlar” olmadan başarılı olmak güçtür. “Herkes istiyor” diye, herkesin amaçladığını istemek, gerçekten bir “amaç” sahibi olmak demek değildir. “Genel amaçlar” peşinde olmak, hem insanın enerji ve çabasını yoğunlaştırmasını engeller, hem de ulaşıldığında insanı mutlu etmez.

İSTEK / HAYAL
Öğrencilere hangi liseye girmek istediği sorulduğunda : “Benim isteğimin ne önemi var, nereyi kazanırsam oraya…” diyebilmektedirler. “İsteğin önemsiz olur mu, sen nereye girmek istiyorsun” denildiğinde öğrenci tek bir lisenin adını vermektedir.Bir çok öğrencinin yanılgısını yansıtan bu konuşma biçimi, “istek” ile “hayal” arasındaki ilişkiyi açık seçik ortaya koymaktadır. Bu örnekte olduğu gibi  öğrenci insanın isteklerine “kendiliğinden” ulaşabileceğine ya da istediğini elde etmenin bir “şans işi” olduğuna inanmaktır. Eğer bu öğrenci amacının o belirli liseye girmek olduğuna açıkça karar vermiş, buna inanmış ve bu amacını gerçekleştirmek için kendisine aylık, haftalık ve günlük planlar yapmış olsaydı, amacına ulaşma şansı çok daha fazla olacak ve isteği bir “dilek” olmaktan öteye geçerek, gerçekçi bir “amaç” haline gelecekti.

Amaç, belirli bir zaman dilimi içinde ulaşılması istenen noktadır. Bu anlamda amacın açık ve kesin olarak tanımlanması ve bu amaca giden yolun bölümlere ayrılması ve belirli zaman dilimleri içerisinde  ne kadar mesafe kat edildiğine bakılması yararlıdır. Bu değerlendirme sırasında nedenler  ve mazeretler üzerine odaklaşmak yerine süreci ve somut sonuçları değerlendirmek gerekir.

BİLGİ EKSİKLİĞİ ŞANSA OLAN İNANCI ARTTIRIR
Liseye giriş aşamasındaki öğrenciler arasındaki yaygın tavır, girecekleri bölümün önemli ölçüde “şans” tarafından belirleneceği yolundadır. Oysa sistem şansa hemen hemen hiç yer bırakmayacak biçimde düzenlenmiştir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, “bilgi eksikliği  şansa olan inancı arttırmaktadır”. Toplumun en dinamik kesiti olan gençlerin bu tür yanılgılardan uzak durmaları gerekir. Çünkü ancak bu biçimde, önlerindeki önemli karar verme noktasında  akılcı ve gerçekçi bir yaklaşım içinde olurlar. Bu tutum kendileri ve ülkenin geleceği açısından son derece yararlıdır. Bilgi sahibi olduğumuz ölçüde şans etmenine daha az yer veririz.

Elbette yaşamın tek ve son amacı “okumak”, “yüksek öğrenim yapmak” değildir. Eğitim insana belirli konularda bilgi sağlar, değer sistemlerini, inançlarını ve her açıdan yaşama bakışını etkiler. Belki bütün bunlardan daha önemlisi eğitim, kişinin mesleğini ve toplumdaki statüsünü, kendi ailesine sağlayacağı olanağı ve saygınlığı belirler.

İyi bir eğitimin öneminden ve sağlayacağı yararlardan söz ederken, eğitimin bireye yüksek gelir sağlamayı garanti etmeyeceğini belirtmek gerekir.

Okumak ve yüksek öğrenim yapmak, yaşanılanın farkına varılmasını sağlar ve “yaşantının kalitesini” yükseltir.

Ercan TEKİN, Uzm. Pedagog /Aile Terapisti

Bir önceki yazımız olan Müzikle Tedavi ve Otistik Çocuklarda Dil Gelişimi başlıklı makalemizde müzikle tedavi, otizm ve terapi yöntemleri hakkında bilgiler verilmektedir.

24 Kasım 2015

Facebook Hesabınızla Yorum Yapabilirsiniz

Yorumlar

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz

İlgili Kategoriler

Facebook'ta Biz